İsrail'in Atina Büyükelçisi Noam Katz, Yunanistan'daki görev süresinin sona ermesine kısa bir süre kala Kathimerini'ye geniş kapsamlı bir röportaj verdi. Katz, Yunanistan-İsrail ilişkilerini değerlendirip iki ülke arasındaki iş birliğini derinleştirecek adımları anlatırken, Türkiye'nin bölgedeki rolüne ilişkin kritik soruları da yanıtladı.
Görevinizin başlangıcı 7 Ekim olaylarına denk geldi. Geriye dönüp baktığınızda Yunanistan'daki en unutulmaz anlarınız neler?
Yunanistan'daki görev süremden tek bir anı seçmek çok zor. 7 Ekim'de kendimizi bambaşka bir gerçekliğin içinde bulduk. Bu, iki hükümet ve iki halkımız arasındaki ilişkiyi sınadı. Bu dönemde benim için çok duygusal anlar yaşandı. 7 Ekim'in kendisi bunlardan biriydi, düzenlediğimiz ilk anma töreni de öyle. Rehinelerin ailelerinin ziyaretleri ve Yunan halkı ile hükümetinden gördükleri sıcak kabul ve destek beni derinden etkiledi.
Sizce 7 Ekim saldırısı Yunanistan-İsrail ittifakını zora soktu mu veya İsrail'in kabiliyetlerini sorgulattı mı?
İsrail'in dostları ve elbette İsrailliler, 7 Ekim olayları ve o gün ortaya çıkan başarısızlıklar karşısında derin bir şok yaşadı. Bu, birçok kişinin köklü varsayımları sorgulamasına neden oldu. İnsanlar İsrail'in sandıkları kadar güçlü olup olmadığını, bölgenin istikrarının telafisi mümkün olmayacak şekilde sarsılıp sarsılmadığını sordu. Neredeyse üç yıl süren savaşın ardından birkaç sonucun netleştiğini düşünüyorum. İsrail, Ortadoğu'da kendini savunabilen ve bölgedeki radikal güçlerin kabiliyetlerini zayıflatabilen güçlü bir aktör olduğunu kanıtladı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve bakanlarına yönelik suçlamaların Yunan hükümetiyle ilişkilerde gerginlik yarattığını düşünüyor musunuz?
Öncelikle, Uluslararası Ceza Mahkemesi hakkında ne düşündüğümüzü söylemek benim için önemli. Başbakanlar arasındaki ilişkinin çok güçlü ve iyi olduğunu düşünüyorum. Birbirleriyle tüm konuları görüşebiliyorlar. Geçtiğimiz Aralık ayında İsrail'de bir araya geldiler. Bu sayede hem ikili ilişkilerimizi hem de Kıbrıs ile üçlü iş birliği ve '3+1' formatı çerçevesindeki ortaklığımızı güçlendirebildik.
İkili iş birliğindeki önemli kilometre taşları arasında Great Sea Interconnector ve EastMed doğalgaz boru hattı projelerine yeniden kazandırılan ivme yer alıyor. Bu iki stratejik projenin bugünkü durumu nedir?
Avrupa ile Ortadoğu'nun daha yakından bağlanması ve Ortadoğu'nun Asya ile Asya-Pasifik bölgesini Avrupa'ya bağlayan koridor ağının ayrılmaz bir parçası olması gerektiği anlayışına dayanan güçlü bir taahhüt olduğuna inanıyorum. Enterkonnektör iyi bir proje ve sonuçta hayata geçirilecek. Süreçte bazı gecikmeler yaşandı ancak projeye olan bağlılık hala çok güçlü.
Ortak askeri tatbikatlar ve Yunanistan'ın İsrail savunma sistemlerini satın alması gibi gelişmeler yaşıyoruz. İlişkilerimizi daha da güçlendirmek için atılacak sonraki adımlar neler?
Yunanistan ve İsrail, istikrarı koruma konusunda ortak bir çıkara sahip ve her iki ülke de statükoyu sürdürmeye büyük önem veriyor. Görüştüğümüz savunma kabiliyetleri, her iki ülkeye de ulusal güvenlik ve ulusal savunma açısından daha güçlü bir savunma avantajı sağlıyor. İsrail ileri düzey savunma kabiliyetleri geliştirdi ve bu iş birliğinin sadece teçhizat tedarikinin ötesine geçtiğini düşünüyorum. Aynı zamanda Yunanistan'a fayda sağlayan ve iki ülke arasındaki ortaklığı daha da güçlendiren know-how, teknoloji ve üretim kabiliyetlerinin transferini de içeriyor.
Şimdi Türkiye'yi konuşalım. Ankara ile İsrail hükümeti arasındaki ilişkiler ciddi şekilde kötüleşti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İsrail'i "insanlık için bir yük" olarak tanımlarken, İçişleri Bakanı alenen "Kudüs valisi" olmayı dilediğini söyledi. Bu krizin ardındaki neden nedir?
Türk hükümetinin Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminde bir istikrarsızlık kaynağı haline geldiğine ve bölgemizde barış ve istikrara katkıda bulunmayan politikalar izlediğine inanıyoruz. Türkiye'nin radikal gruplara, özellikle de Sünni cihatçı örgütlere verdiği desteğin yanı sıra topraklarında Hamas üyelerine ev sahipliği yapmasından endişe duyuyoruz. Ayrıca Ortadoğu ve Doğu Akdeniz'e ilişkin revizyonist söylem olarak gördüğümüz yaklaşımdan da kaygılıyız. Bizce, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan'ın açıklamaları tehlikeli ve sorumsuzcadır çünkü zamanla eyleme dönüşebilecek bir düşmanlık iklimi yaratmaktadır. Bununla birlikte İsrail güçlü bir ülkedir. Bu söylemlerin somut politikalara dönüşmeyeceğini umuyoruz. Bu tür söylem ve eylemlerin bölgesel barış için bir tehdit oluşturduğuna inandığımız için endişelerimizi uluslararası topluma, özellikle de ABD'deki dostlarımıza iletmeye devam ediyoruz.
Geçtiğimiz hafta Yunanistan'da kamuoyunu meşgul eden konulardan biri, Ermeni Soykırımı'nın tanınmasına yönelik bir önergeydi. Bu girişimi öncelikle Türkiye'nin politikalarına karşı bir duruşu yansıtan sembolik bir jest olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Bu noktada bakanımızın sözlerini aktarayım. Kendisi, "yapılması gereken doğru hareketti" dedi. Muhtemelen daha önce yapmalıydık, ama yaptık ve bu aynı zamanda tarih ve gerçekle de ilgilidir. Belki geçmişte bunu ilan etme konusunda daha isteksizdik. Ancak doğru zaman geldi ve bunu yaptığımız için memnunum.
İsrail hükümetinin Pontus Rumlarına veya Küçük Asya Rumlarına karşı işlenen soykırımı da tanıyabileceğini düşünüyor musunuz?
Yunanistan Başbakanı'nın Başbakan Netanyahu'ya Küçük Asya ve Pontus felaketlerine ilişkin tarihi gerçekleri sunduğuna inanıyorum. Bu, o dönemde korkunç vahşetlerin işlendiğinin anlaşılmasının bir parçası.
Yani belki bu tanımayı da görebiliriz...
Bu konuda bir bilgim yok, ancak tarihsel olarak Başbakan bunu beyan ettiğinde bunun geçmişe dair anlayışımızın bir parçası olduğu açıktır.
Geçtiğimiz günlerde Yunanistan'daki anarşist grup Ruvikonas, Atina'dakine benzer bir eylemin ardından Selanik'te "Siyonist karşıtı devriye" adını verdiği bir eylem gerçekleştirdi. Yunanistan Yahudi Toplumları Merkez Kurulu (KİS) bu olayları "yeni bir Yahudi düşmanlığı ikliminin" kanıtı olarak nitelendirdi. Sizce Yunanistan'da antisemitizm, bazen bazı partilerin siyasi koruması altında yeniden mi yükseliyor?
Ne yazık ki, 7 Ekim'de Hamas'ın İsrail'i işgaliyle başlayan savaş ve o gün işlenen vahşet, dünya çapında antisemitizmin yeniden canlanmasına yol açtı. Birçok ülkede antisemitik tavırları su yüzüne çıkardı. Yunanistan'daki durumun dünyanın birçok diğer bölgesine kıyasla daha iyi olduğuna inanıyorum, ancak yaşananları görmezden gelemeyiz. Yahudi, İsrailli veya sadece İsrail'i destekledikleri için insanları kimliklerinden dolayı yıldırmaya çalışan küçük ama doğası gereği şiddet yanlısı bir grup var. Bu yıldırma stratejisi antidemokratiktir. Açık toplum ilkelerine, diyalog ve ortak zemin arayışının demokratik ruhuna aykırıdır. Bu şiddet içeren bir yaklaşımdır ve ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Görevinizin zorluklarından biri de Meclis'teki sol partilerle etkileşim kurmak mıydı?
Yunanistan'da siyasi yelpazenin solunda yer alan insanlarla, hemfikir olmasak bile, birçoğuyla konuşabildim. Bana göre diplomasinin ve özgür, açık ve demokratik bir toplumda yaşamanın özü budur. Aynı zamanda diyaloğu reddeden ve nefreti körükleyen gruplarla da karşılaştım. Bu tür tutumların kendi toplumlarının sosyal dokusunu tehdit ettiğini düşünüyorum. Ayrıca boykot yolunun, özellikle de yıldırma veya başkalarını katılmaya zorlama çabaları içerdiğinde, tamamen yanlış olduğuna inanıyorum. Bu, bireylerin temel insan haklarına bile zarar veriyor. Örneğin, birisi bir İsrail gösterisine katılmak istiyorsa, bunu yapmakta özgür olmalı. Başkaları da katılmamayı seçmekte özgür, ancak farklı bir seçim yapanları zorlamaya veya tehdit etmeye çalışmamalıdırlar.
Geçtiğimiz yıl Atina Belediye Başkanı Haris Dukas'ı, "kentini organize azınlıklardan korumak için yeterince çaba göstermemekle", "şehrin temiz tutulmamakla" ve "İsrailli turistlerin kendilerini rahat hissetmediklerini" söyleyerek eleştirmiştiniz. Bir yıl sonra, hala belediye yönetiminin İsrailli ziyaretçilerin kendilerini güvende ve hoş karşılanmış hissetmelerini sağlamak için yeterince çaba göstermediğini düşünüyor musunuz?