İsveç, "İslamofobi" terimini kademeli olarak kullanımdan kaldırmayı planladığını duyurarak Avrupa genelinde yeni bir tartışma başlattı. Tartışma, hükümetlerin Müslümanlara yönelik ayrımcılıkla mücadele ederken dinleri eleştirme hakkını nasıl koruyacağı sorusu etrafında şekilleniyor.
İsveç hükümeti 1 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler nezdindeki görüşmelerde "İslamofobi" terimini aşamalı olarak kullanmayı bırakma niyetinde olduğunu duyurdu. Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard, kavramın "fobi" kelimesi nedeniyle sorunlu olduğunu, bunun somut ayrımcılık veya şiddet eylemlerinden ziyade irrasyonel kişisel korkuları çağrıştırdığını ifade etti.
İsveç hükümeti, düşmanlık ve ayrımcılık eylemlerini daha iyi tanımladığı gerekçesiyle "Anti-Müslüman Irkçılığı" veya "Anti-Müslüman Nefreti" terimlerini tercih edeceğini belirtiyor.
Değişikliği destekleyenler, insan hakları korumalarının dinlerin kendisinden ziyade bireylere odaklanması gerektiğini savunuyor. Müslümanların şiddet veya ayrımcılığa maruz kalmadan inançlarını özgürce yaşayabilmesi gerektiğini, ancak toplumların İslam da dahil olmak üzere dini inançları tartışma, eleştirme, sorgulama veya hicvetme yeteneğini de koruması gerektiğini ifade ediyorlar.
Ancak eleştirmenler, alternatif terminolojinin de yeni soruları beraberinde getirdiğine dikkat çekiyor. "Anti-Müslüman Irkçılığı" ifadesinin bir Müslüman'ın nasıl tanımlanacağı konusunda belirsizlik yarattığı belirtiliyor. Bu tanımın ibadet eden bir kişiyi mi, Müslüman geçmişe sahip birini mi, yoksa ismi, etnik kökeni veya görünümü nedeniyle Müslüman olarak algılanan birini mi kapsadığı soru işareti.
Tartışma ayrıca, insanları nefretten korumanın, istemeden de olsa bireyleri korumak ile dini fikirleri eleştiriden korumak arasındaki çizgiyi bulanıklaştırma riskini de gündeme getiriyor.
Dini Eleştiri ve Küfür Yasaları Tartışması
Terminolojinin ötesinde bu tartışma, bazı Avrupa politikalarının belirli dinleri eleştiriye karşı fiilen bağışık hale getiren yasal korumalar yaratma riski taşıyıp taşımadığı konusunda daha geniş endişelere yol açtı.
Bu konu özellikle Birleşik Krallık'ta görünür hale geldi. Kasım 2024'te İslamofobi Farkındalık Ayı etkinlikleri kapsamında İşçi Partisi Milletvekili Tahir Ali, İbrahimi dinlere ait kutsal metinlerin ve peygamberlerin "saygısızlığa uğratılmasının" kısıtlanması çağrısında bulundu.
Danimarka da Aralık 2023'te "Kuran yasası" olarak bilinen ve dini yazılara yönelik belirli muamele biçimlerini uygunsuz bulan bir düzenleme getirdi.
Eleştirmenler, bu tür önlemlerin tarihsel olarak ifade özgürlüğünü sınırlayan küfür yasalarının unsurlarına bir dönüşü andırdığını savunuyor.
Tartışma, İsveç ve Danimarka'da yaşanan Kuran yakma olaylarının ardından Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi'nin 2023 yılında "Kutsal Kuran'a saygısızlığı" kınayan bir karar almasıyla alevlendi.
Küfür benzeri kısıtlamalara karşı çıkanlar, Pakistan gibi ülkelerdeki benzer yasaların Hıristiyanlar da dahil olmak üzere dini azınlıklara karşı kullanıldığı ve bu suçlamaların hapis, şiddet ve hatta ölüm cezasıyla sonuçlanabildiği uyarısında bulunuyor.
Bu tartışma, uluslararası kurumların Müslüman karşıtı ayrımcılıkla mücadele mekanizmalarını genişlettiği bir dönemde yaşanıyor.
Birleşmiş Milletler, din veya inanç özgürlüğü konusunda bir Özel Raportör atadı. Raportör, 2021 yılında "Ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğü ortadan kaldırmak için İslamofobi/Müslüman karşıtı nefretle mücadele" başlıklı bir rapor yayınladı.
BM, 2022'den bu yana İslamofobiyle Mücadele Uluslararası Günü'nü anarken, 2024'te İslamofobiyle mücadeleye yönelik tedbirleri ele alan özel bir karar kabul etti. 2025 yılında ise örgüt bu konuya odaklanan özel bir elçi atadı.
Avrupa'da, Avrupa Komisyonu Müslüman karşıtı nefretle mücadele konusunda bir koordinatöre sahip. Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı (FRA) da 2024 yılında üye ülkelerdeki Müslüman topluluklar arasındaki ayrımcılık ve deneyimleri inceleyen "AB'de Müslüman Olmak" başlıklı raporunu yayınladı.
Avrupa Konseyi ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da antisemitizm, Müslüman karşıtı nefret ve dini hoşgörüsüzlükle mücadele konusunda görevler üstleniyor.
Hıristiyan Karşıtı Saldırılara Daha Fazla Tanınma Çağrıları
Tartışma, Hıristiyan karşıtı ayrımcılık için de benzer kurumsal ilginin mevcut olup olmadığı sorusunu da gündeme getirdi.
Savunuculuk grupları, Hıristiyanların dünya çapında en çok zulme uğrayan dini topluluklardan biri olmaya devam ettiğini ve 2025 yılında 380 milyondan fazla Hıristiyan'ın zulme maruz kaldığının tahmin edildiğini belirtiyor.
Gruplar, şu anda bunlara eşdeğer hiçbir kurum veya uygulama bulunmadığına dikkat çekiyor:
- Hıristiyan karşıtı nefretle mücadeleye adanmış belirli bir uluslararası gün,
- Hıristiyan karşıtı zulme odaklanan bir Birleşmiş Milletler özel elçisi,
- Konuya özel olarak adanmış bir Avrupa koordinatörü,
- Hıristiyan karşıtı ayrımcılığı ele alan özel bir BM veya AB raporu bulunmuyor.
Kampanyacılar ayrıca Avrupa'da artan Hıristiyan karşıtı olaylara, kilise vandalizmine, din adamlarına yönelik saldırılara, din değiştirenlere yönelik ayrımcılığa ve Hıristiyanların kamusal alandaki ifadelerini kısıtlayan uygulamalara dikkat çekiyor.
Avrupa'da Hıristiyanlara Yönelik Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılık Gözlemevi (OIDAC), savunuculuk kuruluşlarının aktardığı verilere göre 2024 yılında Avrupa'da 2.200'den fazla Hıristiyan karşıtı nefret suçu kaydetti.
Dini Toplulukların Eşit Muamelesi Tartışması
İsveç'in kararı etrafındaki tartışma, Avrupa kurumlarının karşı karşıya olduğu daha geniş bir soruyu yansıtıyor: Hükümetler, ifade özgürlüğünü sınırlamadan veya inançlar arasında eşit olmayan korumalar yaratmadan, dini topluluklara yönelik şiddet ve ayrımcılıkla nasıl mücadele edebilir?
Müslüman karşıtı nefrete karşı daha güçlü önlemler alınmasını destekleyenler, hükümetlerin Müslümanlara yönelik artan ayrımcılığı ele alması gerektiğini savunuyor. Eleştirmenler ise nefrete karşı korumanın dinleri eleştiriden korumaya kadar uzanmaması konusunda uyarıyor.
Din özgürlüğü, kimlik ve kamusal ifade konusundaki tartışmalar devam ederken, İsveç'in bu adımı, inananları korumak ile açık tartışmayı sürdürmek arasındaki dengeyi Avrupa tartışmalarının merkezine yerleştirmiş durumda.