26 Ağustos 2025 akşamı, Yunan Ortodoks Azize Katerina Manastırı'nın huzuru, bu kadim mekânın yüzyıllardır gördüğü en dramatik gecelerden birine sahne oldu. O gece, başrahip Sina Başpiskoposu Damianos, Yunanistan'dan beklenmedik bir şekilde geri dönerek keşişlerin uzun süredir planladığı bir toplantıyı engellemeye çalıştı. Keşişler, manastırın tüzüğünü değiştirmek, başrahiplik için bir yaş sınırı belirlemek, atama prosedürünü yenilemek ve nihayetinde manastıra yeni bir lider seçmek için bir sinod toplama hazırlığındaydı. Yaşlı piskopos için bu durum bir isyan, hatta açık bir kilise darbesi anlamına geliyordu ve bu girişimi bizzat kendisi bastırmak için geldi.
Yaşananlar sıradan bir kilise anlaşmazlığının çok ötesine geçti. Bizimle konuşan kilise kaynaklarına göre, Damianos manastıra tek başına girmedi. Yanında getirdiği 10 ila 15 maskeli adamla birlikte manastıra baskın yaptı ve muhalif keşişleri surların dışına zorla çıkararak kapıları arkalarından kilitledi. Edindiğimiz bir videoda, Rahip Acacius'un maskeli adamları bir hücreden diğerine yönlendirdiği ve 13 keşişi zorla dışarı sürüklediği görülüyor. Bazı keşişler ayrılmayı reddedince kapılar ve pencereler kırıldı, direnenler yalınayak geceye doğru sürüklendi. Görüntülerde bir keşişin Yunanca 'Kardeşler... bırakın beni!' diye ağlarken duyulduğu, saldırganların ise ona Mısır Arapçasıyla 'Yalla, çık dışarı!' diye bağırdığı ve ardından İngilizce 'Hadi, hadi!' diye çıkıştığı duyuluyor.
Bu olay, aylardır süregelen bir krizin zirve noktasıydı. Üç ay önce bir Mısır mahkemesi, devletin manastıra ait tüm dini olmayan arazilere, yani çiftliklere ve üzerindeki binalara sahip olduğuna hükmetmişti. Mahkeme, başrahip ve keşişleri bu mülklerden çıkarmalarına ve faaliyetlerini sadece kadim surların içindeki ayinlerle sınırlandırmalarına karar vermişti. Bu karar, çatışmayı manastır sınırlarının ötesine taşıyarak siyaset ve hukuk alanına soktu ve yankıları Kahire'den Atina'ya kadar ulaştı.
İlk başta arazi ve binalar üzerine bir kavga gibi görünen durum, hızla çığırından çıktı. Hem Mısır hem de Yunanistan vatandaşlığına sahip olan Damianos, manastıra Atina altında yasal statü kazandıracak ve varlıklarını keşişler yerine yönetecek bir yasa çıkarması için Yunanistan Parlamentosu'na başvurdu. Kahire ise mahkeme kararını uygulamak ve egemenliğini pekiştirmek için hukuki, diplomatik ve ekonomik hamleler başlattı. Mısır, manastır ve çevresini 'Barış Topraklarında Büyük Başkalaşım' adlı dev turizm projesinin merkezine yerleştirdi.
Tarihi arazilerine el koyan bir mahkeme kararı ile varlıklarına Atina'nın yetkisini genişleten bir Yunan yasası arasında sıkışan Azize Katerina Manastırı, iki ülke arasındaki çetin bir mücadelenin ganimetine dönüştü. Rekabet derinleştikçe, manastırın kapıları son aylarda hacılar ve turistlere defalarca kapatıldı. Manastır, ekonomik müzakerelerde bir pazarlık aracına haline gelirken, üzerindeki egemenlik tartışmalı hale geldi. Tüm bu gelişmeler, 15 asırdır süregelen maneviyatı zedelemekle tehdit ediyor.
Sina Dağı'nın yamaçlarında, Tanrı'nın Musa'yla konuştuğu yanı çalının hâlâ durduğuna inanılan yerde, bir zamanlar sadece 'Sina Dağı Manastırı' olarak bilinen Azize Katerina Manastırı yer alıyor. Burası, dünyanın en eski ve en ünlü manastırlarından biri. Dördüncü yüzyılda, Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma imparatoru Konstantin'in annesi İmparatoriçe Helena, çalının yanına küçük bir şapel inşa ettirdi. İki yüzyıl sonra, İmparator I. Justinianus, manastırın bugünkü yerine inşa edilmesini emretti ve çalıyı hâlâ Yanan Çalı Kilisesi olarak adlandırılan yapının içine aldırdı. Manastır, adını 307 yılında İmparator Maximinus'un Hristiyanlıkta kararlılığı ve putperestliği reddetmesi nedeniyle işkenceye ve ölüme mahkûm ettiği İskenderiyeli Azize Katerina'dan alıyor. Rivayete göre, melekler beş asır sonra naaşını Sina Dağı'nın zirvesine taşıdı. Bugün manastırın içindeki bir kalıntılar sanduğunda sadece kafatası ve bir el kemiği korunuyor.
Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar yüzyıllardır Azize Katerina'ya hac ziyaretleri gerçekleştirdi. Sina'da Haçlılardan Tatarlara, Fransızlardan İngilizlere ve daha sonra İsraillilere kadar uzanan fetih dalgalarına rağmen, manastır içindeki dini ayinler hiçbir zaman kesintiye uğramadı.
Tarihçi Na’um Shuqair, 1916 yılında yayımladığı 'Sina ve Arapların Tarihi' adlı kitabında buradan 'yarımadanın en ünlü binası' olarak bahsetti. Keşişlerin inanç, etnik köken ve gelenek olarak yerel halktan farklı olduğu çölde manastırın ayakta kalmasını üç ana faktöre bağladı: Bulunduğu konumun kale benzeri güvenliği, üç İbrahimi dinin takipçileri tarafından paylaşılan kutsallığı ve Hz. Muhammed'e atfedilen, Hristiyanları ve kiliselerini koruma altına alan 'Peygamber Ahdi' olarak bilinen koruma fermanı. Shuqair, Sultan I. Selim'in 1517'de Mısır'ı fethettiğinde orijinal ahdi İstanbul'a götürdüğünü, manastırda ise günümüzde hâlâ korunan Osmanlıca bir çevirisinin bırakıldığını belirtiyor.