18 Haziran 2026'da Atina'daki açık hava Kolonos Tiyatrosu'nda, kuşakları aşan coşkulu bir seyirci kitlesinin önünde Harvey Keitel, 30 yılı aşkın bir aranın ardından Yunanistan'a dönüşünü orada olmayan birine — merhum Yunan yönetmen Theo Angelopoulos'a — yürekten bir seslenişle taçlandırdı:
"Theo, yine buradayım."
Bu, özünde tam bir Angelopoulos jestiydi.
Bu buluşmanın vesilesi, 16. Atina Açık Hava Film Festivali'nin resmi açılışıydı. Festivalin açılışında Angelopoulos'un Ulysses' Gaze filmi, başrol oyuncusunun katılımıyla şehirle yeniden buluştu. 1995'teki ilk gösteriminden onlarca yıl geçmiş olmasına karşın salon doluydu; seyircilerin önemli bir bölümü filmi ilk kez izliyordu.

Keitel, seyircilere şunu hatırlattı:
"Dünyanın paramparça olduğu bu karanlık dönemde Theo, her şeyin dışında kalıp doğru ve onurlu olan her şey için mücadele etti."
Konuşmasının sonuna doğru sesi titremeye başlayan Keitel, Yunanistan'a ve Angelopoulos'un ruhuna olan derin bağlılığını şöyle dile getirdi:
"Burada olmak için bir okyanusu geçtim. Yunanistan'da, bu gösterimde bulunmak benim için büyük bir onur. Theo'nun ruhu ve onun ülkesine — sizin ülkenize — duyduğum sevgi beni her zaman izleyecek."

Deneyimli oyuncu seyircilere eğilerek selam verdi ve dünyaya kattıkları için Yunan halkına "bravo" dedi.
Keitel, yalnızca sanatsal bütünlükten söz etmiyordu. Yirminci yüzyılın yıkımlarından gözlerini kaçırmayı reddeden bir yönetmeni anıyordu: Yunan İç Savaşı'nı, askeri cuntayı, Yugoslavya'nın kanlı çöküşünü ve Avrupa'nın sınırlarında mahsur kalan mültecilerin çaresizliğini.
Sinema eleştirmeni ve cinemagazine.gr genel yayın yönetmeni Panos Gkenas, anma gecesinin önemine değindi ve Angelopoulos sinemasını "Yunan, evrensel, özgün ve şiirsel" olarak nitelendirdi. Gkenas şöyle devam etti:
"Bu sinema, tarihle doğrudan diyalog içinde — hem film tarihiyle hem de büyük Tarih'le. Sahnelerinin durgunluğu ve sabrıyla yüzyılları okuyabilen bir sinema."
Angelopoulos'un eşi Phoebe Oikonomopoulou-Angelopoulou da derin bir duygu içindeydi. Merhum eşinin sinemaya bakışını şöyle aktardı:
"Theo'nun o günlerde sorduğu soru şuydu: Lensi ilk kez gözüne dayadığı andaki o masum bakışı yeniden bulabilir miyim?"
Geceye ayrıca yönetmenin kızları Anna, Katerina ve Eleni ile filmografisindeki yakın çalışma arkadaşları katıldı. Aralarında görüntü yönetmeni Giorgos Arvanitis, besteci Eleni Karaindrou, yönetmen ve yardımcı yönetmen Margarita Manda ve Onassis Stegi sanat yönetmeni Afroditi Panagiotakou yer aldı.

Ulysses' Gaze'de Keitel, yalnızca "A" adıyla bilinen isimsiz bir Yunan-Amerikalı yönetmeni canlandırıyor. Bu yönetmen, Balkan sinemasının öncüleri Manaki kardeşlerin kayıp üç filmini aramak için Balkanlar'ı baştan başa geziyor. Yolculuğu, eski Yugoslavya'nın kanlı dağılışının gölgesinde şekilleniyor ve bellek, tarih ile kimlik üzerine derin bir sorgulamaya dönüşüyor; bunlar Angelopoulos sinemasının merkezindeki temalardır.
Ulysses' Gaze, Cannes'da Grand Prix kazandı ve 20. yüzyılın sonlarına damgasını vuran Avrupa sinemasının başyapıtları arasına girdi.
Angelopoulos, Ocak 2012'de, Yunanistan üzerine tamamlayamadığı üçlemenin son filminin çekimlerinde Pire yakınlarında bir motosiklet çarpması sonucu hayatını kaybetti. 76 yaşındaydı. Dünya sineması, tarihin ve sürgünün en büyük yorumcularından birini yitirdi.

Keitel için Theo Angelopoulos Homeros gibiydi. 2012'de bir röportajda şunları söylemişti:
"Yeteneği çok büyüktü. O denli yoğun, o denli derin, o denli özlüydü."

Keitel'in Angelopoulos'ta gördüğü ve Atina'ya dönüşünde bu kadar açık biçimde dile getirdiği şey şuydu: Bu sinema, etik bir vizyondan ayrılamaz. Ulysses' Gaze bir arayış üzerine kurulu — Balkanlar'da kayıt altına alınan ilk bakışın peşine düşmek. Ama festival programının da vurguladığı gibi, bu yolculuk aynı zamanda "dünyaya yeni bir gözle bakmanın arayışı." Yugoslavya'nın yıkıntıları arasında, mültecilerin arasında, yerle bir olmuş manzaralar ve milyonların canına mal olmuş ideolojilerin gölgesinde Angelopoulos, böyle bir masumiyetin hâlâ var olup olamayacağını soruyordu. Doğrudan yanıt vermedi; bu görevi her zaman olduğu gibi seyirciye bıraktı.
Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde, üstünde parçalanmış dev bir Lenin heykelinin taşındığı bir cenaze mavnası Tuna Nehri'nden geçiyor; sahne filmin "çöküşe giden dünya" hissini derinleştiriyor. Eleni Karaindrou'nun büyüleyici müziği ise sözün bittiği yerde devreye giriyor.