Icerige atla
Politika ⭐ 85/100

Yunanistan'da Müslüman Türk Azınlığın Vasiyeti Yargılanıyor

Yunanistan'da Müslüman Türk Azınlığın Vasiyeti Yargılanıyor
Deniz, Kum, Güneş... ve İngilizce

Batı Trakya'da bulunan İskece Tek Hâkimli Ceza Mahkemesi, 18 Haziran 2026 akşamı Türk azınlığa mensup dört kişi hakkında açılan davada kararını açıkladı. Dava, 11 Ekim 2024'te İskece Çınar Camisi'nde Cuma namazı sırasında yaşanan olaylara dayanıyor. Sanıklar Hüseyin Baltacı (Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği eski başkanı), gazeteci Ozan Ahmetoğlu (İskece Türk Birliği eski başkanı), Bahri Belço (DEB Partisi genel başkan yardımcısı) ve Murat Köse (Çınar Camisi Vakfı Mütevelli Heyeti başkanı), devlet tarafından atanan müftülerin kışkırtma girişimine direndikleri gerekçesiyle iki ayrı suçtan 17'şer ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezalar paraya çevrilebilse de, savunma tarafı kararı istinaf mahkemesine, gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) götüreceklerini açıkladı. 14 saat süren tek celselik duruşma, azınlık hakları mücadelesinin ne kadar kritik bir noktaya geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Müftülük sorunu: Lozan'dan bugüne

Batı Trakya Türk Azınlığı'nın dinî liderlerini özgürce seçme hakkı, 1923 Lozan Antlaşması'ndan da önceye dayanıyor. Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında 1913'te imzalanan Atina Antlaşması'nın 11. maddesi, Yunan sınırları içindeki Müslüman topluluklara müftülerini topluluk içinden seçme hakkı tanıyordu. Bu hüküm, 1920 tarihli 2345 sayılı Yunan Yasası ile iç hukuka aktarılmış ve müftülerin, Din İşleri Bakanlığı ile bölge valisinin onayladığı aday listesinden Müslüman azınlık tarafından seçilmesi usulü getirilmişti. Lozan Antlaşması'nın 37 ila 45. maddeleri, azınlıkların dinî ve kültürel özerkliğini güvence altına alarak mevcut düzeni uluslararası hukukun korumasına almıştır. Antlaşmanın 40 ve 45. maddeleri, azınlığın kendi dinî kurumlarını yönetme ve dinî liderlerini belirleme yetkisini açıkça tanımaktadır. Müftülük kurumu sadece dinî görevlerle sınırlı değildi; evlilik, miras ve boşanma gibi aile hukuku konularında da karar verme yetkisine sahipti ve bu yönüyle toplumsal hayatın merkezinde yer alıyordu. Bu düzen 1985 yılına kadar fiilen işledi. Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi'nin vefatının ardından Yunan makamları, azınlığa danışmadan ilk kez doğrudan atama yaparak geleneksel seçim usulünü fiilen terk etti. Buna karşılık azınlık, 1990 yılında kendi inisiyatifiyle Mehmet Emin Ağa'yı İskece Müftüsü, İbrahim Şerif'i ise Gümülcine Müftüsü olarak seçti. Yunan hükümetinin tepkisi sert oldu. 1991'de çıkarılan bir kararname ile 2345 sayılı Yasa yürürlükten kaldırılarak devlet ataması müftülük sistemi kalıcı hale getirilirken, seçilmiş müftüler zamanla 'kamu görevlisi unvanını usulsüz kullanma' suçlamasıyla yargı önüne çıkarıldı. 1997'de Lamia Ceza Mahkemesi tarafından Mehmet Emin Ağa'ya verilen 20 ay hapis cezası, bu sürecin en bilinen örneklerinden biri olarak hafızalarda yer etti. Ardından AİHM'e yapılan başvuru 2000 yılında Yunanistan aleyhine sonuçlandı ve tazminat kararı çıktı.

Krizin hukuki evrimi

Bir diğer önemli hukuki gelişme, Yunan Danıştayı'nın 2000-2003 yılları arasında verdiği bir dizi kararla yaşandı. Danıştay bu kararlarında, 1913 Atina Antlaşması'nın azınlığın özerkliğini ve kolektif haklarını tanıdığını kabul etmekle birlikte, 1923 Lozan Antlaşması'nın bu özerkliği daralttığını ve müftü seçme usulünü fiilen ortadan kaldırdığını savundu. Bu çelişkili içtihat, hukuki belirsizliği yargı yoluyla derinleştirerek taraflar arasındaki yorum farkını kapatmak yerine daha da açtı. AİHM kararları bile uygulamada kalıcı bir değişiklik yaratamadı; uluslararası alanda haksız bulunmasına rağmen Yunan hükümeti müftülere yönelik politikasını sürdürdü. 2007'de çıkarılan 3536 sayılı Yasa, din görevlilerini atama usulünü yeniden yapılandırdı ve atamaların, Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanlığı tarafından belirlenen beş kişilik bir komite tarafından müftüye danışılarak yapılmasını öngördü. Ancak müftülük makamının doğrudan devlet tarafından belirlenmesi ilkesi korunduğu için sorunun özü değişmedi. Hukuki açıdan dikkat çeken bir diğer nokta, Yunanistan'ın 1985 yılına kadar müftü seçim usulüne fiilen müdahale etmemesi ve bu uygulamayı on yıllar boyunca zımnen kabul etmesidir. Daha sonra benimsenen ve seçim hakkını tamamen reddeden tutum, uluslararası hukuktaki 'estoppel' (bir tarafın kendi önceki davranışıyla çelişen iddialarda bulunmasını engelleyen ilke) ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

Kimlik, vakıflar ve daha geniş mücadele

Ayrıca Atina'nın azınlığı etnik bir grup yerine dinî bir topluluk olarak tanımlama tercihi, hukuki bir zorunluluktan çok siyasi bir seçim niteliği taşımaktadır. Yunanistan, antlaşma metninde 'Türk' kelimesinin geçmediğine işaret ederek topluluğun kolektif kimliğinin ve dinî özerkliğinin kapsamını daraltmaya çalışmaktadır. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, Yunanistan'ın Lozan Antlaşması'nın yoruma açık olmadığı yönündeki tutumu, hukuki kesinlikten ziyade siyasi bir duruşu yansıtmaktadır. Bu iddia, tarihsel uygulama ile çürütülebilecek bir nitelik taşımaktadır. Dinî özerkliğin yanı sıra vakıf mallarının yönetimi de aynı sorunun bir başka yönünü oluşturmaktadır. 1967 askeri cuntasının ardından İskece ve Gümülcine'deki vakıf mallarının yönetimini devlet tarafından atanan kurullar devraldı. Bu düzenleme günümüze kadar değişmeden devam etti. Azınlığın dinî ve eğitim kurumlarını maddi olarak ayakta tutan vakıf mallarının atanmış yöneticiler eliyle yönetilmesi, müftülük krizinin kapsamını genişletmektedir. Bu durum, dinî temsil konusundaki bir anlaşmazlığı, tam kurumsal özerklik mücadelesine dönüştürmektedir. Çınar Camisi'ndeki gerginlik bu nedenle münferit bir olay olarak değil, dinî, hukuki ve mali alanları kapsayan daha geniş bir özerklik mücadelesinin görünür yüzü olarak okunmalıdır.

Çınar Camisi davasının Türk-Yunan ilişkilerindeki yeri

Çınar Camisi davası, soyut bir hukuki tartışmayı somut bir toplumsal gerilime dönüştüren bir eşik niteliği taşımaktadır. Cemaatin cami içinde devlet ataması müftülere karşı direnişi, yıllardır biriken bir hoşnutsuzluğu ifade etmektedir. Azınlık, 1990'dan bu yana kendi seçtiği müftüleri meşru dinî otorite olarak tanımaya devam etmekte ve devlet ataması görevlileri bu sıfatla kabul etmemektedir. Mahkemenin verdiği 17 aylık hapis cezaları, ertelenip paraya çevrilse bile, azınlığın dinî tercihini fiilen suç haline getiren bir yaklaşımın sürdüğünü göstermektedir. Benzer bir davranış kalıbı Çınar Camisi davasından önce de tekrarlanmıştı. İskece'nin seçilmiş müftüsü Ahmet Mete hakkında, devlet ataması müftünün cenaze namazını kıldırmasının ardından ikinci kez cenaze namazı kıldırdığı gerekçesiyle dava açılmıştı. Mete'nin vefatı üzerine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir taziye mesajı yayımlamış, bu da konunun Ankara'da yakından takip edildiğinin bir işareti olmuştu. Önceki yıllarda Trakya bölgesindeki dört Türk ilkokulunun kapatılması kararı da Ankara'nın sert tepkisine yol açmıştı. Çınar Camisi davası, bu örüntünün bir devamı olarak, azınlığın günlük dinî pratiklerinin bile yasal yaptırıma tabi tutulabileceğini bir kez daha ortaya koydu. Bu noktada konunun Türk-Yunan ilişkilerinde nereye oturduğunu ele almakta fayda var. Lozan Antlaşması'nın 45. maddesinden kaynaklanan mütekabiliyet ilkesi gereği Ankara, Batı Trakya'daki Türk azınlığın haklarını yakından izleme sorumluluğu taşımaktadır. Bu sorumluluk, İstanbul'daki Rum Ortodoks cemaatine tanınan haklarla doğrudan bağlantılıdır. Atina ise müftülük kurumunu dinî bir liderlik makamı olmaktan çıkarıp devlet kontrolündeki bürokratik bir ofise indirgeme eğilimindedir. Özellikle dikkat çekicidir ki, karar sonrası her iki ülkenin dışişleri bakanlıkları da yaptıkları açıklamalarda Lozan'a atıfta bulunmuştur. Bu durum, her iki tarafın da antlaşmayı birincil meşruiyet kaynağı olarak gördüğünü, ancak yorumlarının hâlâ farklılaştığını göstermektedir. Yunanistan'ın müftü adaylarını değerlendirmek için 33 kişilik bir danışma kurulu oluşturulması gibi yeni düzenleme önerileri, krizi çözmek yerine yalnızca bürokratikleştirmektedir. Çünkü nihai atama yetkisi devlette kalmakta ve cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sonuçlanmakta, süreç demokratik seçim ilkesinden tamamen kopmaktadır.

Demografik gerçekliklerden küresel forumlara

Konunun önemi, bölgenin demografik tablosu ele alındığında daha net anlaşılmaktadır. 1923'te bölge nüfusunun kabaca üçte ikisini oluşturan Türk azınlık, bugün yaklaşık 150 bin kişiye inmiş ve genel nüfus içinde çok daha küçük bir paya sahip olmuştur. Gümülcine, İskece ve Dedeağaç'ta yoğunlaşan topluluk için müftülük kurumu, hem dinî temsilin hem de Türk kimliğinin korunmasının bir sembolü haline gelmiştir. Bu nedenle devletin atama yetkisinde ısrar etmesi, azınlık tarafından basit bir idari tercih olarak değil, kimliğin tanınmasıyla iç içe geçmiş bir mesele olarak algılanmaktadır. Bu çerçevede Çınar Camisi davası, sıradan bir ceza yargılaması olmaktan çıkmakta ve azınlığın kolektif kimliği ile dinî özerkliğinin test edildiği bir dava haline gelmektedir. AİHM kararlarının ve Yunan Danıştay içtihatlarının bile uygulamada kalıcı bir değişiklik yaratamaması, sorunun hukuki zeminden çok siyasi iradeye dayandığını göstermektedir. Türkiye'nin konuyu uluslararası gündemde tutması azınlık haklarının korunması açısından önem taşırken, Yunanistan'ın Lozan Antlaşması'nı dar yorumlaması iki ülke arasında güven inşasını zorlaştırmaya devam etmektedir. Avrupa Birliği'nin temel haklar söylemi ile bir üye devletin azınlık politikası arasındaki uçurum da bu bağlamda yeniden tartışmaya açılmaktadır. Din özgürlüğü ve örgütlenme hakkı, sonuçta birliğin kurucu değerleri arasında sayılmaktadır. Batı Trakya'daki fiili uygulamanın bu değerlerle ne ölçüde örtüştüğü sorgulanmaya devam etmektedir. Konunun uluslararası boyutunun bir başka unsuru da Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ve Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmalarına yapılan başvurularda görülmektedir. Azınlık örgütleri, periyodik raporlar aracılığıyla müftülük krizini gündemde tutarak Yunanistan'a uluslararası yükümlülüklerini hatırlatmaya çalışmaktadır. Ancak bu çabaların somut yaptırımlara dönüşmemesi, sorunun çözümsüzlüğünü pekiştiren bir kısır döngü yaratmaktadır. Sonuç olarak Atina'nın müftülük kurumunu bürokratik bir makama indirgeme yaklaşımını sürdürmesi, Müslüman Türk azınlık ile devlet arasındaki güven uçurumunu derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Ankara'nın konuyu kararlılıkla takip etmesi ve uluslararası toplumun meseleye duyarlılığı, Batı Trakya Türkleri'nin Lozan'dan kaynaklanan haklarını fiilen görebilmeleri açısından belirleyici olacaktır.

Gece Eğlen, Gündüz Öğren
Paylaş: