Atina'da bu kadar geniş bir evin kirası şüpheli derecede düşüktü. Filozof Atinodoros bunun nedenini öğrenmek istedi.
Evin önceki sakinlerinin zincir şakırtılarıyla ve yaşlı bir hayaletin görünmesiyle bozulan uykusuz geceler geçirdiği bildiriliyor. Sonunda oturanlar evi terk etti ve ev boş kaldı.
Antik çağ filozofu yine de evi kiraladı.
MS 2. yüzyılın başlarında yazan Roma yazarı, avukat ve kamu görevlisi Genç Plinius, Atinodoros'un öyküsünü arkadaşı Sura'ya yazdığı bir mektupta anlattı. Sorusu basitti: Hayaletler gerçekten var mıydı, yoksa korkmuş zihinlerin mi ürünüydü?
Toplu mektuplarının 7. kitabında, 27. mektupta yer alan bu anlatım, antik çağın en kalıcı hayaletli ev hikâyelerinden biri haline geldi.
Bir gece Atinodoros yazı malzemelerini ve bir lambayı alıp masasına oturdu. Dikkatini çalışmasına verdi ve hayal gücünün dağılmasına izin vermedi. Hayalet ortaya çıktığında hemen peşine düşmeye hiç niyetli değildi.
Kitabın İngilizce çevirisinde şöyle yazıyor: “Atinodoros eliyle bir süre beklemesini işaret etti ve yeniden yazısına eğildi.” Ancak hayalet ısrar etti ve başının üstünde zincirlerini şakırdattı. Sonunda filozof lambasını aldı ve hayaleti takip etti.
Hayalet onu avluya götürdü ve burada gözden kayboldu. Atinodoros yeri işaretlemek için bir avuç çimen ve yaprak koydu. Ertesi gün yapılan kazıda zincirlere dolanmış insan kemikleri çıktı. Kalıntılar kamusal bir defin töreniyle toprağa verildikten sonra hayaletli olaylar sona erdi.
Hikâyenin metni gerçek; ancak bu karşılaşma doğrulanamıyor. Evin bugün nerede olduğu da belirlenemiyor.
Yine de Plinius'un anlatısı, Akropolis ile hediyelik eşya dükkânları arasındaki bildik güzergâhların ötesinde bir Atina'nın kapısını aralıyor: fısıltılı uyarılarla, gizemli binalarla ve geçmişin sessiz kalmayı reddettiği yerlerle çizilmiş bir şehir.
Ölülerin Yaşayanlardan İstedikleri
Plinius yazdığında hayaletler zaten eski bir fikirdi.
Eski Mezopotamya metinleri, ölümden sonra da insan doğasından bir parça taşıyan ruhları anlatır. Bu ruhlar açlık ve susuzluk gibi ihtiyaçlar duyar ve yaşayan akrabalarından ilgi ve bakım bekler. İhmal edilen adaklar ya da uygunsuz bir defin, ruhların huzursuz olmasına ve sorun çıkarmasına yol açabilirdi.
Eski Yunan edebiyatı da yaşayanların ölülere belirli bir düzeyde bakım sağlama yükümlülüğünü anlatır. Homeros'un Odysseia'sının 11. kitabında Odysseus, kâhin Tiresias'a danışmak için ölüleri çağırır. Ona ilk yaklaşan ruh, Kirke'nin adasında gömülmeden bırakılmış yoldaşı Elpenor'dur.
Elpenor'un isteği insana dair ve dokunaklıdır: Geri dönmesini, cenaze törenini yapmasını ve mezarının üzerine kürek dikilmiş bir tümsek yapılmasını istiyor ki gelecekteki gezginler onu hatırlasın.
Başka antik geleneklerde de tanıdık sahneler yer alır: karanlık sular, bekleyen ruhlar ve kayıkçı Kharon. Styx, yeraltı dünyasının en bilinen nehridir; ancak bazı anlatılar Kharon'u Akheron ile de ilişkilendirir. Vergilius'un Aeneis'inde ise gömülmemiş cesetler kıyıda bekler ve kalıntıları toprağa verilene ya da yüz yıl geçene kadar geçişlerine izin verilmez.
Ayrıntılar değişse de defin tekrar tekrar önem taşır. Plinius'un Atina'sında da rahatsızlık, ancak unutulmuş ölülerle biri ilgilendiğinde son bulur.

Beyaz Giyinen Düşes
Yüzyıllar sonra başka bir yas, bölgenin hayalet efsanelerinin bir parçası haline gelecekti.
Atina merkezinin kuzeydoğusundaki Penteli Dağı, Parthenon'un inşasında kullanılan mermeriyle ünlüdür. Efsaneler bu dağın çevresinde toplanır ve Yunanistan'da Plakentia Düşesi olarak bilinen Plaisance Düşesi etrafında döner.
Kızı Eliza, 1830'larda Beyrut'a yaptığı bir yolculukta öldü. Düşes, kızının cesedini balsamlattı ve onu Atina'ya geri getirdi. Kalıntıları Pireos Caddesi'ndeki evinde tuttu; Penteli Dağı'nda inşa etmeyi planladığı bir kiliseye gömmeyi düşünüyordu.
1847'de yangın evi ve balsamlanmış cesedi yok etti. Christiane Lüth'ün günlüğünde korunan bir anlatıya göre Düşes, kızının kalıntılarını kurtarması için birilerine yalvarıyordu. Ancak kimse bodruma girmeye cesaret edemedi.
Sonraki folklor bu kaybı bir hayalet hikâyesine dönüştürdü: Penteli'deki konutunun yakınlarında dolaşan, hâlâ kızını arayan beyaz giysili bir kadın. Ölüm ve yangın tarih kayıtlarına aittir; huzursuz hayalet ise efsaneye.
Rododafni Kalesi'nin geçmişi daha somut bilgilerle belgelenmiş. Penteli belediyesine göre, Düşes'in 1854'teki ölümünden sonra kale bir asırdan fazla süre boyunca ıssız ve harap kaldı. Restorasyon 1959'da başladı; bina daha sonra kraliyet yazlık konutu olarak kullanıldı ve ardından belediyenin kültür merkezine dönüştü.
Başka bir efsane ise Düşes'i 19. yüzyılın ünlü haydudu Davelis ile ilişkilendirir. Haydudun gerçek adı Christos Natsios'tu. Bu anlatıya göre bir aşk ilişkisi ve kaleyi yakındaki, bugün haydudun lakabıyla anılan mağaraya bağlayan gizli bir geçit vardır.
Penteli belediyesi bu ilişkiyi bir efsane olarak niteliyor ve aramalara rağmen efsanevi bağlantı tünelini hiçbir zaman bulamadıklarını belirtiyor.
Gizemlerle Dolu Bir Mağara
Düşes'in kalesine uzanan varsayılan tünel, Davelis Mağarası çevresindeki hikâyelerden yalnızca biri. Diğer anlatılar karanlıktan gelen seslerden ve elektronik cihazların tuhaf davranmasından söz ediyor; ancak bu iddialar doğrulanmış değil.
Mağaranın ününü sürdüren başka “gizemler” ve olağandışı olaylar da var. Penteli belediyesi, 20. yüzyılın sonlarında tekrarlanan inşaat ve kazı çalışmalarını kaydediyor. Bunlar arasında 1990 yılının ağustosunda çalışmaları yeniden başlatma girişimi de yer alıyor; ancak basının karşı çıkışı üzerine bu girişim durdu.
Belediyenin anlatımında mağaranın mistik törenlerle ilişkilendirildiğine dair söylentilere de dikkat çekiliyor. Diğer kaynaklar ise bölgede açıklanamayan ölü hayvan buluntularından söz ediyor.

Başka Bir Hayatı Olan Konak
Daha batıda, Kifisya'daki Kifisya Caddesi'nde etkileyici Villa Kazouli kendi rahatsız edici ününe sahip.
Hayalet Atina anlatıları, konaktaki bunaltıcı odaları ve açıklanamayan varlıkları anlatır. Bazı versiyonlar bunları iddia edilen savaş dönemi vahşetleriyle ilişkilendirir; diğerleri ise daha eski bir mezarlık alanından söz eder. Bunlar dolaşımdaki hikâyelerin iddialarıdır ve tekrarlanmalarının ötesinde tarihsel kanıt gerektirir.
Villanın restorasyonu ve sonraki kullanımı belgelenmiş durumda. Green Fund'un tarihçesi, binanın 1990'larda yenilendiğini, 1999'da yeniden açıldığını ve daha sonra fonun genel merkezi olarak kullanıldığını kaydediyor.
Bina sıradan iş hayatına geri döndü. Ününü yenilemek ise daha zor oldu.
Mezarlığın Yanındaki Tuhaf Işıklar
Atina'ya geri dönersek, Mets semtindeki Logginou Korusu daha küçük ve daha tanıdık bir ortam sunuyor. Alçak bir duvar, mahalle parkını Birinci Mezarlık'ın anıtlarından ayırıyor.
Paranormap adlı paranormal web sitesinde yayımlanan kişisel bir anlatıya göre, bir gece iki arkadaş hayalet aramak için oraya gitti. Yazara göre çalılar arasında yüzen küresel bir ışık gördüler. Işığı incelemek için el feneri ve kamerayla bitki örtüsünün arkasına geçtiler.
Anlatı net bir açıklama sunmuyor. Yazar, ışığın doğal bir olgu olup olmadığını düşünüyor. Ancak yıllar sonra bir tanıdığın tam aynı noktada insan biçimli bir hayalet gördüğünü iddia ettiği aktarılıyor.
Logginou efsaneleri bu forumların ötesinde de dolaşıyor: Athens Voice, korunun uzun süredir hayalet hikâyeleriyle anıldığını yazdı.

Yaşayanlara Bir Soru
Plinius mektubunu, Sura'dan kanıtları değerlendirmesini ve kuşkularını gidermesine yardım etmesini isteyerek bitirdi. Bir yanıt istiyordu; yine de arkadaşını iki tarafı da incelemeye davet etti.
Yaklaşık iki bin yıl sonra sohbet, mahalle anılarında, yerel tarihlerde ve paranormal forumlarda sürüyor. Plinius'un sorusu ise hâlâ cevapsız: Orada bir şey mi vardı, yoksa korku ona bir biçim mi verdi?
Cevap ne olursa olsun, antik Mezopotamya inançlarından bugünkü birçok cenaze geleneğine uzanan tanıdık bir yükümlülük ve bir uyarı hikâyesi var: ölülere bakmak, onların ölümünü onurlandırmak ve onları layıkıyla toprağa vermek. Bu hikâyeler, huzurun yalnızca ölüler için değil, yaşayanlar için de gerekli olduğunu düşündürüyor.