Türk-Yunan ilişkilerinde son gerilimin kaynağı, henüz Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sunulmamış olan "Mavi Vatan" yasa tasarısı. Henüz bir taslak aşamasında olmasına rağmen yarattığı tansiyon, son 30 yıldır Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan ve merkezinde AB'nin yer aldığı kısır döngüyü bir kez daha gözler önüne seriyor.
Bu kısır döngü, 1996'da Yunanistan'da iktidara gelen Kostas Simitis'in, Türkiye'yi AB dışında tutma politikasını terk ederek ikili sorunları etkili bir şekilde Türkiye-AB sorununa dönüştürmesiyle başladı. Bu değişim, Türkiye karşısındaki güç asimetrisini dengelemeyi amaçlıyordu ve birçok kişi AB'nin yumuşak gücünün anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesine yardımcı olacağını varsayıyordu. Bu varsayım kısa bir süre için geçerli olsa da, AB'nin etkisi zamanla statükoyu pekiştirir ve sorunların devamına yol açar hale geldi.
2010'lu yıllarda şekillenen "Mavi Vatan" doktrini, Türkiye'nin Karadeniz, Ege ve Akdeniz'deki kıta sahanlığı, karasuları ve münhasır ekonomik bölge (MEB) gibi deniz yetki alanlarını kapsıyor. Doktrin, özellikle 2020'de Libya ile yapılan MEB sınırlandırması anlaşmasının ardından önem kazandı ve Türkiye ile deniz sınırı sorunları bulunan Yunanistan arasında önemli bir gerilim kaynağı haline geldi.
Bu doktrine rağmen Türkiye, iç hukukunda deniz yetki alanlarının temel çerçevesi olarak şu ana kadar yalnızca 1982 tarihli Karasuları Kanunu'nu yürürlüğe koydu. Ankara Üniversitesi Deniz ve Deniz Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezi (DEHUKAM) tarafından sunulan yasa taslağı, henüz yasalaşmamış olsa da, Türkiye'nin yıllardır savunduğu argümanların iç hukuktaki temelini oluşturmayı amaçlıyor.
Nitekim Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu üyesi Yücel Acer'e göre, taslakta Ege'de karasularının 6 deniz mili olması yönündeki geleneksel Türk yaklaşımı korunuyor.
Buna rağmen, kamuoyuna yönelik ayrıntıları sınırlı olan bu DEHUKAM sunumu, Yunanistan'da hem hükümet hem de muhalefetten sert tepkiler çekti. Tepkiler Yunan basını ve yaklaşan seçimlerle daha da büyüdü. Hükümet yetkilileri bu girişimi, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (BMDHS) aykırı, tek taraflı ve revizyonist bir adım olarak nitelendirdi.
Muhalefet partileri ise daha da ileri gitti. Önerileri, Türkiye'nin 1995'te "casus belli" (savaş sebebi) ilan ettiği Ege'de karasularının 12 deniz miline çıkarılmasından, Türkiye ile ilgili tüm AB programlarının askıya alınmasına kadar uzanıyor.
Yunan tarafının itirazlarının temel dayanağı, tasarıda Cumhurbaşkanına henüz MEB ilan edilmemiş bölgelerde "özel statülü deniz alanları" belirleme yetkisi veren madde. Bu yetkinin, tartışmalı bölgelerde tek taraflı genişlemeye kapı araladığı savunuluyor. Ancak bu eleştiri, sorunun yapısal doğasını göz ardı ediyor: Tarafları bağlayan bir sınırlandırma anlaşmasının bulunmadığı bir denizde, her iki devlet de hukuki boşluğu kendi seçtikleri yöntemlerle dolduruyor.
Türkiye bunu iç hukuk yoluyla yaparken, Yunanistan da aynı dönemde Doğu Ege'de bir deniz parkı kurulması gibi tek taraflı seçenekler ortaya attı. Dolayısıyla sorun, bir tarafın "revizyonist", diğerinin "statükocu" olması değil; anlaşmaya dayalı bir çerçevenin yokluğunda her iki tarafın da tek taraflı adımlarla pozisyonlarını sağlamlaştırmaya çalışmasıdır. Daha da önemlisi, söz konusu yasa tasarısı Avrupa Parlamentosu'nun 17 Haziran 2026'da kabul edilen 2025 Türkiye raporuna bile yansıdı ve rapordan Türkiye'ye tüm AB üyesi ülkelerin karasuları üzerindeki egemenliğine saygı gösterme çağrısı yapıldı.
Anlaşmazlıkların kökeninde ya mevcut bir anlaşmanın farklı yorumlanması ya da tarafların ikili bir anlaşmaya varmasını gerektiren konular yatıyor. Örneğin Ege adalarının silahsızlandırılması, 1923 Lozan ve 1947 Paris anlaşmalarının çelişkili yorumlarına dayanırken; MEB sınırlandırması henüz mevcut olmayan ikili bir anlaşma gerektiriyor.
Bu tür sorunları çözmek, maksimalist değil, karşılıklı tavizler gerektiriyor. Oysa AB'nin Yunanistan'ın pozisyonuna neredeyse koşulsuz desteği, aday ülke Türkiye karşısında Yunanistan'ın maksimalist tutumundan vazgeçmesinin önündeki en büyük engellerden biri.
Yunanistan, Türkiye'nin talepleriyle çelişen Ege'deki deniz alanı planını yıllarca açıklamaktan kaçındı. Ancak Adalet Divanı'nın 2025 tarihli kararı, Yunanistan'ı bunu yapmaya zorladı ve bu da yeni bir krizi tetikledi. Üstelik Yunanistan'ın anlaşmazlığı uluslararasılaştırma stratejisi, göründüğünden daha kırılgan bir hukuki temele dayanıyor.
Atina'nın Türkiye'ye karşı neredeyse tüm argümanları, BMDHS'ye ve onun sağladığı zorunlu uyuşmazlık çözüm mekanizmalarına atıfta bulunuyor. Ancak Türkiye bu sözleşmeye taraf olmadığı için, ne ada haklarına ilişkin hükümleri ne de uyuşmazlık çözüm prosedürleri Ankara'yı bağlıyor.
Yunanistan'ın "uluslararası hukuk" olarak savunduğu pozisyon, aslında Türkiye'ye hiç imzalamadığı bir metni dayatmaktan ibaret. Oysa hem BMDHS hem de uluslararası örf ve adet hukuku, öncelikle sınırlandırma yöntemi olarak müzakere edilmiş ikili bir anlaşmayı işaret ediyor ki bu da Türkiye'nin yıllardır savunduğu yaklaşım.
Sonuç olarak, AB'nin genel tutumu bu anlaşmazlıkları sürdüren en önemli dış etkenlerden biri ve AP'nin yasa tasarısına yönelik eleştirisi bunun en son örneği. Yunanistan'daki seçim döneminin popülist söylemini yansıtan bu eleştiri, AB'nin Türk-Yunan ilişkilerindeki rolünün ne kadar asimetrik hale geldiğini bir kez daha gösteriyor. Tıpkı AB'nin 2004'teki referandum öncesinde, sonuç ne olursa olsun Kıbrıs Rum yönetimini adanın tamamının temsilcisi olarak tam üyeliğe kabul edeceğine dair güvencesinin Rum "hayır" oyunun kilit nedenlerinden biri olması gibi, bugünkü tek taraflı destek de Yunanistan'ı Türkiye ile müzakere masasından uzak tutan temel faktörlerden biri.