Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İskeçe’nin Ekinos köyünde düzenlenen bir etkinlik sırasında telefonda müdahale etmesi, Ankara’nın Batı Trakya’daki Müslüman azınlık üzerinde nüfuz kurma çabasının yeni bir adımı olarak değerlendiriliyor. Bu müdahale, 1923 Lozan Antlaşması’yla belirlenen çerçeveye doğrudan meydan okuma anlamı taşıyor.
Ekinos sıradan bir köy değil. Burası ağırlıklı olarak Pomakların yaşadığı bir yerleşim. Pomaklar dinen Müslüman, ancak etnik olarak Türk değil. Lozan Antlaşması Batı Trakya’da dini bir Müslüman azınlık tanırken, Türk ulusal azınlığı tanımıyor. Ancak Ankara onlarca yıldır Pomakları, Romanları ve etnik Türkleri tek bir “Türk” kimliği altında birleştirmeye çalışıyor. Böylece azınlığı Türk dış politikasının bir aracı olarak kullanmayı hedefliyor.
Erdoğan’ın müdahalesi, 7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi’nden sadece günler önce gerçekleşti. Türkiye, İttifak içinde daha güçlü bir rol ararken, bir yandan da kendini sınırları ötesindeki Müslüman nüfusun “koruyucusu” olarak konumlandırdı. Yunanlar ve diğer Avrupalılar bu durumu, bir NATO üyesinin topraklarına yönelik siyasi sızma olarak görüyor; kültürel veya dini bir yaklaşım olarak değil.
Ancak sorun yalnızca Ankara’dan ibaret değil. Yıllardır Gümülcine’deki Türk Konsolosluğu çevresinde örgütlenen ağlar tüm Trakya’da faaliyet gösteriyor. Ankara’ya yakın kişiler propaganda kampanyaları yürütüyor, kamuoyunu şekillendiriyor ve azınlığı Türk devletinin bir uzantısı olarak göstermeye çalışıyor. En son olarak Yunanistan, Zafer Partisi liderinin İskeçe’ye yaptığı önceki ziyarette meydanda Bozkurt işareti yaparak fotoğraf çektirmesiyle öfke uyandırmasının ardından, partinin bir üyesinin ülkeye girişini yasakladı.
Sözde “sahte müftüler” meselesi de yıllardır devam ediyor. Ankara’nın Batı Trakya’da desteklediği paralel dini otorite onlarca yıldır varlığını sürdürüyor. İskeçe Adliyesi’nde, Gümülcine Müftüsü’ne saldırmakla suçlanan kişilerin yargılandığı davada yaşanan son olaylar, Yunan devlet kurumları ile Türk Konsolosluğu’nun desteklediği paralel yapılar arasındaki çatışmayı gözler önüne serdi. Bu olay, devlet otoritesine karşı bir ayaklanma girişimi olarak nitelendirildi.
İşte tam da bu noktada Yunanistan’ın daha derin yapısal zayıflığı ortaya çıkıyor. Trakya’daki temel sorun yalnızca Türk baskısı değil, aynı zamanda dar parti çıkarlarına göre hareket eden yerel ve ulusal siyasi yapı. Siyasi mekanizmalar, hükümet girişimlerini iç siyasi nedenlerle baltalarken, doğrudan veya dolaylı olarak Türk Konsolosluğu’nun desteklediği gündemle uyumlu hareket ediyor. Belediye dairelerinden bakanlıklara kadar pek çok yetkili, Konsolosluk’la iyi geçinmeyi tercih ediyor. Kimi seçim desteği arıyor, kimi yerel nüfuz peşinde. Çoğu ise mevcut dengeyi bozmaktan kaçınıyor. Sonuçta ortaya “her şey yolunda” havası çıkıyor: Herkes herkesle konuşuyor, herkes neler olduğunu biliyor, ancak çok az kişi konuyu açıkça ele almanın siyasi bedelini ödemeye istekli.
Bir de liderlik eksikliği var. Bazı siyasetçiler boşluğu vatansever söylemlerle doldurup kendi imajlarını parlatmaya çalışıyor. Bazıları sessiz kalıyor çünkü Trakya onların dikkatini ancak seçim kampanyaları sırasında çekiyor. Bazıları ise bölgeyi bir pazarlık kozu olarak görüyor; Atina siyasi çevrelerinde siyasi rahatlık ve nüfuz karşılığında uzun vadeli ulusal çıkarları feda ediyor.
Belki de en büyük başarısızlık, Trakya’daki olumlu gelişmelerin nadiren kamuoyunun dikkatini çekmesi. Toplumun sağlıklı kesimleri – Ankara’nın nüfuzunu reddeden Yunan Müslümanlar, farklı kimliklerini silme çabalarına direnen Pomaklar ve bölgenin gerçek çok kültürlü karakterini korumak için çalışan vatandaşlar – ulusal medyada neredeyse hiç yer almıyor. Yüzeysel habercilik hakim.
Erdoğan’ın en yakın medya müttefiklerinden İbrahim Karagül’ün son açıklamaları, sorunun ideolojik boyutunu daha da net ortaya koyuyor. Karagül, Batı Trakya’nın ilhakını, Ege adalarının ele geçirilmesini ve Kıbrıs’ın tamamen fethini içeren “önleyici” bir Türk stratejisini açıkça savundu. Karagül’ün sözleri, Erdoğan’ı çevreleyen entelektüel ortamı ve Türk revanşizminin normalleşmesini yansıtıyor.
Washington, Trakya’daki gelişmelere, müttefik bir ülkenin iç işlerine yönelik herhangi bir yabancı müdahale girişimine göstereceği ciddiyetle yaklaşmalı. Bu, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Estonya’daki Rus azınlığı açıkça kullanmaya çalışmasına benziyor ki Washington ve NATO uzun süredir bu tür bir eylemi ciddi bir tehdit olarak tanımlıyor.