Amerika bu cumartesi 250 yaşına giriyor. Sürekli yeni olana odaklanmış bir ülke için bu oldukça sıra dışı bir durum. 1776'da verilen sözlerin çoğu test edildi, bozuldu, onarıldı ve tekrar test edildi. Bir yandan da Bağımsızlık Bildirgesi imzalandığında, kurucu babalara ilham veren Yunanistan çoktan antik çağları geride bırakmıştı.
Bu ilham aktarımı sanıldığından daha önemlidir. Jefferson ve diğer kurucu babalar, insanların kendini yönetme hakkı olduğu fikrini sıfırdan icat etmediler; bu fikri Atina demokrasisinden alıp tozunu aldılar ve bütün bir ülkeyi bu temel üzerine kurdular. Yunan-Amerikalılar bu gerçeğe karşı her zaman sahiplenici bir tavır takındılar ve bu oldukça anlaşılabilir.
Ne var ki 4 Temmuz konuşmalarında genellikle göz ardı edilen bir nokta var: Çoğumuzun ailesi bu topraklara bağımsızlıktan yüz yıl sonra geldi. Mayflower yolcusu yok, kuruluş dönemi ataları yok, orijinal Amerikan vaadi üzerinde doğuştan hak iddiası yok. Bizim sahip olduğumuz şey, sonradan mücadele edilerek kazanılan Amerika'ydı. Pire limanından yola çıkıp Ellis Adası'na varan, yanında sadece çalışma azmi olan insanların inşa ettiği Amerika. Aile lokantaları, denizcilik imparatorlukları, daha önce hiç ikon görmemiş şehirlerde küçük dükkanlardan oluşturulan Ortodoks kiliseleri...
Bunların hiçbiri kolayca verilmedi. Her şey onlarca yıl süren küçük adımlarla kazanıldı. Sabahleyin bozuk İngilizce konuşup akşama doğru daha iyi konuşan, dükkan kendi kendine kapanmadığı için tatil günlerinde çalışan, binlerce kilometre uzakta kalıcı bir hayat kurarken Girit, Limni ve Mora'daki köylerine para gönderen insanlar tarafından. Bazı haklar tanınmadan önce defalarca reddedildi. Tarih kitapları genelde bu kısmı atlayıp herkesin gelir gelmez Amerikalı olduğu şekerli versiyonu anlatmayı tercih eder. Ama işler öyle yürümedi. Ne bizim için ne de Bağımsızlık Bildirgesi imzalandığında burada olmayan diğer gruplar için.
Yani vaadin herkes için eşit olduğu söylenemez ve hala da eşit değil. Bu ülkeye yönelik bir eleştiri değil, sadece işlerin gerçekte nasıl yürüdüğü. Biri ideali kağıda döker ve o kağıt imzalandığında odada olmayan nesiller tarihin geri kalanını bu vaadi gerçekleştirmeye çalışarak geçirir. Ülke güzel bir yuvarlak yaşa ulaştı diye bu mücadele bitmiş sayılmaz. Hatta yuvarlak yıldönümleri, bir ülkenin kendine kendi hikayesinin en rahatlatıcı versiyonunu anlatmaya en meyilli olduğu ve bu hikayeyi sorgulayacak birine en çok ihtiyaç duyduğu zamanlardır.
250 yaşında hala yapılması gereken bu. Ne nostalji ne karamsarlık. Sadece büyükanne ve büyükbabalarımızın rıhtımlara ve lokantalara taşıdığı o net duruş: O kağıttaki sözler, ülkeyi onlara bağlı tutmaya değer.
Bu hafta sonu asıl kutlanması gereken işte budur.