Türkiye, 16 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Muğla Fethiye, Antalya Kaş açıklarını ve Kuzey Ege'deki belirli alanları 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu kapsamında deniz milli parkı ilan etti. Bu kararla Türkiye'nin ulusal park sayısı 52'ye, toplam korunan alan sayısı ise 698'e yükseldi. Yunan hükümeti ve diplomatik kaynaklar, Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'de bu iki deniz parkını ilan etmesini, Ankara'nın revizyonist gündemini ilerletme çabalarında ciddi bir tırmanış olarak değerlendirirken; Ankara, çevre koruma anlaşmalarını hukuki iddialarını güçlendirmek için meşru ve uluslararası hukuka uygun bir araç olarak kullanıyor.
Süreç, Türkiye'nin 16 Nisan 2025'te açıklanan ve 12 Haziran 2025'te UNESCO Hükümetlerarası Oşinografi Komisyonu'na (IOC) tescil edilen Deniz Alanları Mekânsal Planlama Haritası'na dayanıyor. 2 Ağustos 2025'te haritaya deniz koruma alanı olarak eklenen bölgeler, 16 Ağustos'taki kararnameyle hukuki koruma statüsüne kavuştu. Ankara Üniversitesi Deniz Hukuku Ulusal Araştırma Merkezi (DEHUKAM) Direktörü Mustafa Başara, iki parkla birlikte 23 bin kilometrekareden fazla yeni deniz alanının koruma statüsüne alındığına dikkat çekerek, bu adımın Türkiye'nin deniz ekosistemlerine verdiği önemi uluslararası alanda bir kez daha teyit ettiğini belirtti. Haritanın doğrudan yetki sınırlarını yansıtması yerine, bir sınır anlaşmasına kadar ana karalar arasında çizilen orta hattı temel alması, Ankara'nın tek taraflı bir sınır iddiası yerine ölçülü ve hukuki bir teknik yöntemi tercih ettiğini gösteriyor.
2 milyon 170 bin 603 hektarlık alanı kapsayan Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı, nesli tehlike altındaki Akdeniz foku ve deniz kaplumbağalarının yuvalanma ve beslenme alanlarını koruyor. Park, Ege ile Akdeniz'in buluştuğu ve uzun süredir Meis (Kastellorizo) adası etrafındaki deniz yetki alanı anlaşmazlıklarının odağında yer alan bir bölgede bulunuyor. Çanakkale ve Tekirdağ kıyılarında, Gökçeada çevresindeki 174 bin 214 hektarlık alanı kapsayan Kuzey Ege Deniz Milli Parkı ise Çanakkale Boğazı'nın güvenliği açısından stratejik bir öneme sahip. Bu adımlar, aynı zamanda Türkiye'nin 12. Kalkınma Planı çerçevesinde, BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin Kunming-Montreal hedefleri doğrultusunda kara ve deniz alanlarının yüzde 30'unu koruma altına alma taahhüdünü somuta dönüştürmesi anlamı taşıyor.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, kararnamelerin Türkiye'nin karasuları dışında hiçbir yasal etkisi olmadığını savunarak bu adımları yasa dışı olarak nitelendirdi ve Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne (UNCLOS) atıfta bulundu. Ancak Türkiye Dışişleri Bakanlığı, daha önce 9 Nisan 2024 ve 21 Temmuz 2025 tarihlerinde yaptığı açıklamalarda, Yunanistan'ın ilan ettiği deniz parklarının hukuki sonuç doğurmayacağı uyarısında bulunmuş, Ege ve Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı denizlerde tek taraflı eylemlerden kaçınılması gerektiğini ve uluslararası deniz hukukunun kıyı devletleri arasında çevre konularında işbirliğini teşvik ettiğini vurgulamıştı. Atina'nın itirazlarının, kendi ilan ettiği parkların hukuki geçerliliği varsayımına dayandığı, oysa egemenliği Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıkların statüsünün çözülmemiş olması nedeniyle bu varsayımın zayıf bir zemine oturduğu belirtiliyor.
Diplomatik kaynaklar, Ankara'nın bu adımını, 27 Kasım 2019'da imzalanan ve İsrail-Yunanistan-GKRY eksenine karşı bölgesel hukuk stratejisinin yapısal şeklini veren Libya Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatı ile temelleri atılan Mavi Vatan doktrininin sahada somut sonuçlar üreten bir aşaması olarak görüyor. Kuzey Ege'deki park, Türkiye'nin deniz yetki alanlarının anakara kıyılarından hesaplanması tezini yansıtırken; Fethiye-Kaş parkı Kastellorizo'yu izole eden bir hamle olarak değerlendiriliyor. Kasım ayında COP31'e ev sahipliği yapacak olan Türkiye için bu adımın zamanlaması, hem diplomatik takvim hem de hukuki mesaj açısından büyük önem taşıyor. Ankara, kendi karasuları ve uluslararası hukuka dayalı bir çerçevede hareket ederken diyaloğa kapısını açık tutarken; Atina'nın tepkisinin hukuki dayanaklardan yoksun olduğu ve Ege'deki statükoyu kendi lehine dondurma çabası olduğu savunuluyor.