Hükümetin kamuoyuna yansıtmak istediği görüntü ne olursa olsun, gerçek şu ki Libya Temsilciler Meclisi'nin Türkiye-Libya mutabakatını onaylaması Yunan hükümetinde ciddi bir endişe yarattı. Bingazi'de yapılan bu onay, Atina'da alarm zillerinin çalmasına neden oldu.
Atina'nın ilk savunma hattı, gelişmeyi küçümsemek oldu. Yetkililer, anlaşmanın hâlâ hükümsüz, yasadışı ve uluslararası alanda bir geçerliliği olmadığını savundu. Ancak Türkiye'nin tutumunun teyit edilmesi ve Yunanistan'ın Libya'daki sınırlı etkisinin ortaya çıkması, doğu Akdeniz'deki güç dengesinin değiştiği algısıyla birleşince Atina daha sert bir karşılık vermeye yöneldi.
BM'deki tepkiler ve harita
Kısa süre içinde Yunanistan Dışişleri Bakanı George Gerapetritis'in girişimleriyle, çıkarları etkilenen doğu Akdeniz'deki başlıca aktörler mutabakatı yeniden kınadı. Bunlar arasında Avrupa Birliği, önemli Arap devletleri ve nihayetinde Washington da vardı.
Bu sürecin doruk noktası, Başbakan Kyriakos Miçotakis'in Türkiye'nin provokatif eylemlerini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne taşıma kararı oldu. Uluslararası barış ve güvenliğin korunmasından sorumlu başlıca organ olan konseyde Miçotakis, Ankara'nın revizyonist tutumlarını bütünüyle gösteren bir haritayı sundu.
“Coğrafya yeniden yazılamaz. Egemenlik hakları keyfi çizgiler çekilerek silinemez” dedi.
Bu arada Yunanistan ile Mısır, münhasır ekonomik bölgelerini (MEB) sınırlandıran anlaşmanın coğrafi kapsamını genişletmek için görüşmelerini sürdürüyor. Ege'nin öbür yakasında ise Türk hükümeti, doğu Akdeniz'deki dış politikasını yetersiz bulan muhalefetin eleştirilerini alıyor.
Üst düzey bir diplomatik kaynak şunları söyledi: “Temsilciler Meclisi'nin mutabakatı onaylaması hiçbir esaslı değer katmıyor. Erdoğan ve Fidan'ın hedef alınmasının nedeni de bu: Sonuçta Libya dışındaki herkes Türkiye'ye karşı döndü.”
Atina'daki yetkililer “oyunu tersine çevirdik” diyebilir, ancak Türkiye-Libya mutabakatı dahil her şeyin sonunda sahada belirleneceğini biliyorlar. Elektrik ara bağlantı kablosu için beklenen araştırmaların yeniden başlaması ve en önemlisi Chevron'un Girit'in güneyindeki faaliyetleri, Yunanistan'ın doğu Akdeniz'deki konumu için stratejik açıdan hayati girişimler haline geldi.
Doğru bilgilere göre Chevron'un Aralık ortasında İyon Denizi'nde, Peloponnesos'un güneyinde ve Crete-1 ve Crete-2 adlarıyla bilinen, üzerinde anlaşmazlık bulunan açık deniz bloklarında sismik araştırmalara başlaması bekleniyor. Araştırmalar, batıdan doğuya doğru hareket etmesi beklenen tek bir gemi tarafından yürütülecek.
Geminin 2027'nin başında yaklaşması beklenen iki bloğun bazı bölümleri, Türkiye-Libya mutabakatının iddia ettiği alan içinde kalıyor. Bu nedenle hükümet, Chevron'un varlığının Yunanistan'ın egemenlik haklarını ve deniz sınırlandırmasını yöneten ilkeleri, deniz hukuku kapsamında en güçlü biçimde teyit edeceğine inanıyor.
Üst düzey bir hükümet yetkilisi şöyle konuştu: “Chevron'un gelişi belirleyici önem taşıyor. Bu, mutabakata karşı atılacak en güçlü darbe.”
Özel şirketlerin faaliyetleri egemenlik veya egemenlik haklarını tesis etmese ya da teyit etmese de, Türkiye ve Libya'nın Girit'in güneyindeki arama hakları ihalesine Chevron'un katılmasını engellemek için sistematik şekilde birlikte çalıştığını hatırlamakta fayda var.
Mayıs ve Temmuz 2025'te verilen iki diplomatik notada Libya tarafı, Yunanistan'ın orta hattına itiraz etmek ve kendi MEB yaklaşımını sunmak için uzun süredir Türkiye'nin savunduğu argümanları kullandı. Bu yoruma göre Crete-1 ve Crete-2'yi kapsayan alanın yüzde 80'den fazlası Libya yargı yetkisi altında kalıyor. Libya ayrıca Yunanistan'ın bu belirli alanlarda arama ve işletme için teklif çağırma hakkını da reddetti.

Libya'nın iki yüzü
Ankara'nın organize ettiği, Chevron'u gözdağı vererek caydırma kampanyası ilk başta başarısız oldu. Ancak o tarihten bu yana ABD'li şirket, bu yılın ocak ayında Libya'nın Ulusal Petrol Şirketi (NOC) ile bir mutabakat muhtırası imzaladı. Ağustos ayında ise Chevron'un açık deniz alanlarında arama yapmasına ilişkin bir sözleşmenin imzalandığı bildirildi. Libya'nın açık deniz blokları, Yunanistan'ın orta hattının güneyinde sınırlandırıldı.
Konuyu yakından bilen bir kaynak şunları söyledi: “Libyalılar kendi bloklarını sınırlandırırken çatışmayı önlemek için uluslararası hukuka uyuyor, Crete-1 ve Crete-2 konusunda ise tam tersini yapıyor. Diğer bir deyişle, Türklerle birlikte Chevron'u Yunanistan'dan uzaklaştırmak istiyorlar.”
Kaynak ayrıca Chevron'un, tüm tarafların faaliyetlerinden haberdar olmasını sağlamak için NOC yöneticilerine Yunan arama bloklarının haritasını gösterdiğini de açıkladı.
Dışişleri ve Çevre bakanlıklarındaki yetkililer, sismik araştırmaların planlandığı gibi ilerlemesini bekliyor. Ancak sektör yöneticileri anlaşılır kaygılar dile getirdi. ABD'li şirketler, projeleri kamuoyunun dikkat odağına girdiğinde ve özellikle Girit'in güneyinde planlanan faaliyetlerde olabileceği gibi devletler arası anlaşmazlıkların içine çekildiklerinde rahatsız oluyor.
Ortaya çıkan tablo şu: Türkiye, doğu Akdeniz'de revizyonist gündemini bir kez daha iddialı bir çabayla dayatmaya çalışıyor ve Yunanistan'ın egemenlik haklarını altı deniz miliyle sınırlamak istiyor.
Bu arka planda olası bir uzlaşma yolu, iki bloğun, Türkiye'nin hukuka aykırı bir iddiasının ileri sürülmediği Girit kıyısına daha yakın kuzey bölümlerinde sismik araştırmalara başlamak olabilir. Ancak böyle bir adım bilimsel veri toplamayı sınırlayacak ve dolayısıyla projenin başarı şansını azaltacak.

Kablo ve 'modus vivendi'
Chevron Girit açıklarına gelmeden önce, Yunanistan-Kıbrıs elektrik ara bağlantı kablosu için araştırmaların yeniden başlaması gerekiyor. Planlanan çalışmaların bir kısmı, Türkiye-Libya mutabakatının kapsadığı alanları ve Ankara'nın Türk kıta sahanlığına ait saydığı suları ilgilendiriyor.
Fransa, Türkiye ve Yunanistan'ın katıldığı diplomatik çabalar sürüyor. Bu çabalar “uzlaşma” yerine, bir arada yaşama yolu anlamına gelen bir modus vivendi kurmayı hedefliyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki iletişim de bu çabaların arasında yer alıyor.
Diplomatik kaynaklar, NAVTEX ilanının gecikmesine ilişkin haberleri yalanladı ve sürecin idari bir süreç olduğuna dikkat çekti. Yetkili bakanlararası komitenin önümüzdeki günlerde toplanması bekleniyor. Bunun ardından izin kararı, ilanın yayımlanabilmesi için Milli Savunma Bakanlığı'na iletilecek.
Ancak Türkiye'nin tutumunun sertleştiği de göz ardı edilemez. Geçen haftanın başında yaptığı açıklamada Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara'nın tutumunun değişmediğini yineledi.
Nitekim Türk hükümet temsilcilerinin resmi açıklamaları, Ankara'nın Fransız geminin araştırmalarının ancak “koordinasyon” olması ve faaliyetlerin “yetkilendirilmesi” koşuluyla engelsiz ilerleyebileceğini söylediğini gösteriyor.
Bu bir kelime oyunu gibi görünse de Türkiye basit bir bildirimden fazlasını istiyor. Ankara, doğu Akdeniz'deki hiçbir enerji projesinin “izin veya onay” alınmadan tamamlanamayacağını ortaya koymak istiyor.
Fidan'ın son açıklaması da bu bağlamda değerlendirilmeli: “Ege'de ve doğu Akdeniz'de meşru haklarımızı hiçbir taviz vermeden korumaya devam edeceğiz.”
Önümüzdeki günlerde Ankara'nın, Fransız şirketinin bildirimini tüm kıyıdaş devletlere yapmasını kabul edip etmeyeceği ortaya çıkacak. Böylece anlaşmazlık, bilinen NAVTEX ilanlarının “savaşı” ile sınırlı kalabilir; her iki taraf da bu yolla egemenlik hakları ve yargı yetkisine ilişkin yerleşik pozisyonlarını ortaya koyabilir.

Aksi halde Yunan makamları, Temmuz 2024'te Kasos yakınlarında yaşandığı gibi bölgenin militarize edilmesiyle karşı karşıya kalabilir.
Son olarak Ankara'daki rahatsızlık dikkat çekici. Bu rahatsızlık, Türkiye'nin provokatif eylemlerinin uluslararasılaşmasını ve Türk diplomasisinin, Yunanistan'ın hukuka aykırı ve gereğinden fazla cömert bulduğu MEB sınırlandırma anlaşmasıyla Mısır'ı cezbedememesini yansıtıyor.
Son dönemde Türkiye, kaybettiği diplomatik zemini geri kazanmak için birkaç kez çatışmayı diplomasiden sahadaki eylemlere kaydırma yoluna gitti.