Christopher Nolan'ın Odyssey filmini izlerken, üç saat boyunca Brooklyn'den çok daha eski bir zamana yolculuk yaptım. Açılış sahneleri belirirken sadece ekrana bakmıyordum; çocukluk sınıfıma geri dönüyordum – ama bu kez o sınıf başka birinin hayal gücüne aitti.
Yurt dışında yaşayan bir Yunan olarak Homeros'u izlemenin tuhaf bir ayrıcalığı var. Ana dilimde ilk kez anlatılan bu hikâye derinden tanıdık, ama yine de beni şaşırtabiliyor. Homeros'u Batı edebiyatının temel taşı olarak anlamadan çok önce, onu büyümenin bir parçası olarak tanımıştım.
Nolan bize kendine ait bir şey verdi
Filmin izleyiciler arasında bölünmesinin sebebi de işte bu derin kültürel bağ. Birçok kişi okuldan hatırladıkları birebir Odyssey'i bekliyordu. Oysa Nolan bize tartışmasız kendine ait bir şey sunuyor: tam olarak Antik Yunanistan değil, Nolan'ın Yunanistan'ı.
Kendimi defalarca, büyürken okuyup tartıştığım ve yüksek sesle pasajlar ezberlediğim bir şiirin uyarlamasını izlediğimi unuturken buldum (ilkokul üçüncü sınıf, ortaokul yedinci sınıf ve lise onuncu sınıfta Homeros'u orijinal Antik Yunancasıyla okumuştum). Nolan, Homeros'u olağanüstü bir müzik eşliğinde sürükleyici bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Ancak en büyük güçlü yanları aynı zamanda en büyük zayıflıkları da oluşturuyor.
Ege'nin ışığı eksik
Ege'nin delici ışığı eksik. Bazı çekimlerin İzlanda'nın siyah kumsallarında yapıldığı bildiriliyor. Oysa Yunanistan, yıkık tapınaklardan ve muhteşem manzaralardan çok daha fazlasıdır. Kendine özgü bir ışık, mavi bir deniz ve nesiller boyu Yunanların içgüdüsel olarak tanıdığı bir atmosferdir. O ışık sadece estetik değildir. Belirli bir insanlık anlayışının – birey, yurttaş, siyasi topluluk ve demokrasi – ortaya çıktığı dünyanın bir parçasıdır. Filmi izlerken sık sık var olan ve hâlâ var olan Yunanistan'dan ziyade hayal edilmiş bir Yunanistan gördüğümü hissettim.
Zahmetli eve dönüş yolculuğu
Dahası, Homeros'un Odyssey'i her şeyden önce savaşın ihtişamından çok, zahmetli eve dönüş yolculuğunun hikâyesidir. Sınıftaki becerikli Odysseus artık varoluşsal olarak acı çeken, büyük bir suçluluk taşıyan ve Truva Atı'nı hatırlayan karmaşık bir adama dönüşmüştür. Odysseus, İthaka'nın Oppenheimer'ına dönüşüyor. Bu açıdan bakıldığında Nolan'ın yorumu, birçok eleştirmenin kabul ettiğinden çok daha düşünceli. Belki de Homeros'a sadakat, her bölümü birebir yeniden üretmekten çok, onu yeniden yorumlama dürtüsünü canlı tutmakta yatıyor.
Her büyük sanat eseri gibi bu film de hem parlak hem de kusurlu. Ama mükemmellik hiçbir zaman amaç değildi. Odyssey neredeyse üç bin yıldır ayakta kaldı çünkü her nesil onu yeniden yorumlamanın yeni bir yolunu buluyor. Christopher Nolan'ın en büyük başarısı, Odysseus'un on yıllık yolculuğunu yeniden yaratması değil; dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın Homeros hakkında yeniden konuşmaya başlaması. Filmin kışkırttığı tutkulu tartışmalar, Odyssey'in tartışmayı bitirmek için değil, başlatmak için yazıldığını gösteriyor. Her okuyucu kendine ait bir Homeros taşır. Nolan bize ancak kendininkini verebilirdi.
Gelenek, Homeros'un kör olduğunu söyler; IMAX kameralarını, 70 mm filmi ya da bir Hollywood gişe canavarıyla dolu bir sinema salonunu asla hayal edemezdi. Yine de hepimizin içinde bir Odysseus, bir Penelope, bir çocukluk ve hatta bir Cyclops (içimizdeki karanlık ve kaos) vardır. Bu antik Yunan figürlerinde kendimizi tanırız çünkü onların mücadeleleri hâlâ bizimkilerdir.
*Dimitris Eleas, New York'ta yaşayan Yunan asıllı bir yazar ve siyaset bilimcidir. Denemeleri ve makaleleri Washington Examiner, Foreign Affairs (Helen Baskısı) ve The Books' Journal'da yayımlanmıştır. 2025'te Govostis Yayınları'ndan çıkan 'Shakespeare Kaybolduğunda, 1585–1592' adlı Yunan roman-denemesinin yazarıdır ve Holokost'un arka planında geçen 'Varşova'nın Kara Kuşları' adlı bir İngilizce roman-deneme üzerinde çalışmaktadır.